Gelebilecek Her Türlü Zararı ve Tehlikeyi Önceden Kabul Etmek İçin Hangi Deyim Kullanılır?
Hayat bir türlü sabahları keyifle uyanabileceğimiz bir yer değil. Fakat, bu karamsar bakış açısının ardında bir gerçeklik de yatıyor: Çoğu zaman işler yolunda gitmez, sorunlar çıkar, beklenmedik şeyler olur. O zaman, insan ne yapmalı? Tehlikeleri, zararı ya da olası sorunları kabul etmek, her şeyin kötü gidebileceğini kabul etmek, baştan pes etmek mi? Bu durumda, en sık duyduğumuz deyimlerden biri “gelen gideni aratmaz” olabilir. Peki, gerçekten de bu deyim hayatı kolaylaştırır mı? Yoksa insanı sorumsuzca bir kaygıya mı sürükler? Gelin, bu deyimin güçlü ve zayıf yönlerine bakalım.
Gelen Gideni Aratmaz: Tehlikeleri Kabullenmek Üzerine Bir İroni
İzmir’de yaşayan, sosyal medyada aktif ve tartışmayı seven biri olarak, bu deyimi defalarca duydum. Çevremde bu deyimi sıkça kullanan insanlara bakınca, genel olarak yaşamı biraz daha “çaktırmadan” kabullenen, ne olursa olsun sorumluluklarını reddeden ve her şeyin “bu kadar kötü olabilir mi” diye düşündüren bir yaklaşım var. Kısacası, “gelen gideni aratmaz” deyimi, bazen bir teselli sözü değil, tam anlamıyla bir kabulleniş tavrı haline gelebiliyor.
Hadi, kabul edelim: Bu deyim biraz da yaşamdan kaçmanın, sorumluluklardan kaçmanın yolu gibi. “Ne olacak ki, zaten başıma gelmeyecek şey yok” demek, daha önceden her türlü olayı düşünüp hazırlıklı olmanın getirdiği güveni değil, aslında olayların doğal akışına kendini bırakmanın getirdiği bir teslimiyetçi yaklaşımı ifade eder. Bu durumda, “gelen gideni aratmaz” deyimi, bir tür “kadercilik” ya da “benim kontrolümde değil” düşüncesini teşvik edebilir. Bir yerde kaybettiğini kabul etmek, asıl sorunu çözmekten daha kolay görünebilir.
Deyimin Güçlü Yönleri: “Olan Oldu, Gideni Aratmaz”
Evet, biraz eleştirdim ama “gelen gideni aratmaz” deyiminin de kuvvetli yönleri var, bunu da inkar edemem. Gerçekten de hayat bazen o kadar belirsiz ki, ne olacağını bilmek zor. Bu durumda, tecrübelerimizin ve geçmiş hatalarımızın, yeni sorunlarla yüzleşirken bize bir tür koruyucu zırh sunduğu doğru. Yani, geçmişteki kötü deneyimlerimizi düşünerek gelecekteki olası sıkıntılara daha hazırlıklı olma şansımız var.
Bazen gerçekten de, “Olan oldu, yapacak bir şey yok” düşüncesi insanı rahatlatabilir. Geçmişin hatalarından ders almak ve bir sonraki aşamada daha dikkatli olmak, her ne kadar “gelen gideni aratmaz” dedirten bir kabulleniş gibi görünse de, aslında daha az kaygıyla geleceği karşılamamıza olanak tanıyabilir. Sonuçta, ne kadar çok kaygı taşır, ne kadar çok kontrollü olursanız, o kadar stresli olabilirsiniz. Ve evet, belki de bazen gerçekten sadece “olan oldu” diyerek rahatlamak gerek.
Deyimin Zayıf Yönleri: Teslimiyetçi Bir Tutum, Gerçekten Çözüm mü?
Peki, bu kadar rahat bir kabullenişin sonu nereye varır? Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler, geleceğe dair kaygılar ve kontrolü kaybetmek, insanı sadece bir kabullenişe götürmekle kalmaz, aynı zamanda sorumluluktan kaçma yolunu da açabilir. “Gelen gideni aratmaz” diyerek, gelecek için hiçbir önlem almazsanız, tek bir şeye odaklanırsınız: Ne olursa olsun geçer.
Hadi bir düşünelim. Eğer biz sürekli olarak gelecek için kaygı taşır ve her zaman “ne olacaksa olur” dersek, aktif bir çözüm üretmekten vazgeçmiş olur muyuz? Biraz sarkastik bir şekilde, her seferinde hayatın zorlayıcı durumlarına karşı sadece teslimiyetçi bir yaklaşım sergilemek, insanı verimli bir şekilde yaşamaya değil, yalnızca var olmaya iter. Ve bu, hayatı “yaşamak” yerine “geçiriyor olmak” anlamına gelir.
İşte bu yüzden, bazen “gelen gideni aratmaz” deyiminin eleştirilen yönü, onu sürekli bir kaçış aracı olarak kullanmakta yatar. O zaman insanın önündeki fırsatlar kaybolabilir. Problemler birikmeye başladığında ve her seferinde “olur ya, geçer” diye düşünerek hiçbir şey yapmazsanız, yaşamın gerçek anlamını kaçırmış olursunuz.
Deyimi Biraz Daha Derinlemesine İnceleyelim
Zihnime şu soru düşüyor: Gerçekten de tehlikeleri kabullenmek her zaman mantıklı mı? Deyim bizlere, hayatın belirsizliklerine karşı donanımımızın, bilerek ve bilinçli şekilde bir adım daha geri atmak olduğunu söylüyor. Ancak bazı tehlikeleri kabullenmek, bir tür pasifleşme ya da çözümsüzlük olarak da algılanabilir. Kaygılarınızı bir kenara bırakmak, sorunları görmezden gelmek, elbette bir çözüm değil.
Bunun yerine, bazen “gelen gideni aratmaz” diyerek, olası zararlara karşı hazırlanmak, duygusal ya da fiziksel olarak daha dirençli bir tutum almak gerekebilir. Ancak bunun da bir sınırı var; ne kadar “hazırlıklı” olursanız olun, bazen hayatın planladığınız gibi gitmeyeceğini kabul etmek lazım. Yine de, bir yandan da kayıtsız bir teslimiyet ile sorumluluktan kaçmak arasında ince bir çizgi olduğunu unutmamalıyız.
Sonuç: “Gelen Gideni Aratmaz” Deyimi ile Yaşamak
Gelebilecek her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabul etmek, hayatın zorluklarını kabullenmek, elbette bir yere kadar sağlıklı olabilir. Ancak sürekli olarak bu kabullenişi yaşam tarzı haline getirmek, hayatı pasif bir şekilde yaşamak anlamına gelir. Bence, zaman zaman “gelen gideni aratmaz” deyiminin rahatlatıcı etkisinden faydalanmak kabul edilebilir ama sürekli olarak bu düşünceye kendini kaptırmak, insanın potansiyelini sınırlayabilir. Unutmayalım ki, her tehlikeye karşı bir hazırlık yapmak da başka bir erdemdir.
Bu deyimi kabul ederken, bir noktada sormamız gereken soru şu olmalı: Gerçekten her şey için teslimiyetçi bir tutum almak mı doğru, yoksa çaba göstermek ve çözüm üretmek mi?